
Hobilerimizi Neden Rahat Bırakamıyoruz?
Resim yapıyorsun: "Satmayı düşündün mü?" Yazıyorsun: "Neden bir hesap açmıyorsun?" Koşuyorsun: "Maratona hazırlanıyor musun?"
Sorular masum görünür, hatta ilgi ve destek gibi sunulur. Ama her birinin altında aynı sessiz varsayım yatar: bir şeyi sadece sevdiğin için yapman yetmez; onun bir hedefe, bir üretime, bir kimliğe dönüşmesi gerekir. Ve bu soru karşısında çoğumuz hafif bir suçluluk hissederiz; sanki sadece keyif almak, başlı başına yeterli bir sebep değilmiş gibi.
Bir davranışı dışsal bir ödül ya da amaçla ilişkilendirdiğimizde, o davranışın içsel motivasyonu zamanla zayıflayabiliyor.
Resim yapmaktan aldığın saf keyif, "belki satarım" düşüncesiyle birleştiğinde, artık her fırça darbesi bir potansiyel değerlendirmeye dönüşüyor. Koşu, artık sadece bedeninle baş başa kaldığın bir an değil, bir performans göstergesi.
Bir şey "sadece kendi için" yapılmaktan çıkıp "bir şeye hizmet etmesi gereken" bir şeye dönüştüğünde, tuhaf biçimde ağırlaşıyor.
Bunun kökeninde daha geniş bir kültürel mesele var: üretkenliğin neredeyse ahlaki bir değer haline geldiği bir dönemde yaşıyoruz.
Zaman, "boşa geçirilmemesi gereken" bir kaynak olarak kodlanıyor; dinlenme bile bazen "iyi dinlenip daha verimli olmak için" bir araca indirgeniyor. Bu ortamda saf bir hobi, hiçbir çıktısı, hiçbir takipçisi, hiçbir geliri olmayan bir uğraş; neredeyse bir lüks, hatta bazılarına göre bir israf gibi görünüyor.
Oysa insanın psikolojik iyi oluşu için tam da bu; sonucu olmayan, sadece süreciyle var olan eylemler, hayati bir işlev görüyor.
Akış hali dediğimiz o derin odaklanma deneyimi, genellikle bir sonuç kaygısı taşımadığımız anlarda ortaya çıkıyor.
Başkalarının sorduğu bu sorular da aslında kötü niyetli değil; çoğu zaman sevgi ve gurur dili olarak öğrenilmiş bir şey. "Ne kadar iyisin, bunu büyütsen" demek, bir tür takdir biçimi haline gelmiş durumda. Ama bu takdir dili, bilmeden bir mesaj da taşıyor: "Bu haliyle yeterli değil, daha fazlası olmalı." Ve zamanla insan, kendi hobisine bu gözle bakmaya başlıyor; sevdiği şeyi, onu bir gün ölçülebilir bir başarıya dönüştürüp dönüştüremeyeceği üzerinden değerlendiriyor.
Belki de kendimize ve başkalarına sorabileceğimiz en iyileştirici soru şu olabilir: "Bunu büyütmeyi düşünüyor musun?" yerine, "Bunu yaparken nasıl hissediyorsun?"
Çünkü bir şeyi sadece sevdiğimiz için yapabilmek, üretkenlik çağında küçük ama inatçı bir direniş biçimi.
Her sonucun ölçülmesi gerekmiyor.
Bazı şeyler, sadece bize iyi geldiği için yapılmaya devam edebilir ve bu, zaten fazlasıyla yeterli bir sebep.


