
Her Şey Birkaç Keçiyle Başladı: Yazmanın İyileştirici Gücü
- 21 Haz
- 2 dakikada okunur
Sümerler aslında yazıyı keçi saymak için icat etmişti. Fakat farkında olmadan insanlığa çok daha büyük bir araç bıraktılar. Düşünceleri dışarı taşımanın, yaşananları düzenlemenin ve kendimizle konuşmanın bir yolunu, yazıyı!
Geçenlerde yıllar önce tuttuğum bir defteri karıştırırken eski notlarıma rastladım. Sayfaları çevirdikçe dikkatimi çeken şey yazdıklarımın içeriğinden çok, o günlerde yaşadığım duyguların yoğunluğuydu. Bir zamanlar dünyanın sonu gibi görünen meseleler bugün neredeyse silik anılar haline gelmişti. O an şunu düşündüm: Acaba değişen olaylar mıydı, yoksa ben miydim?
Aslına bakarsanız, yazının tarihi hiç de romantik başlamadı. Bugün yazmanın iyileştirici gücünden, günlük tutmanın ruh sağlığına katkılarından söz ediyoruz ama yazı ilk ortaya çıktığında kimsenin amacı iç dünyasını keşfetmek değildi.
Yaklaşık beş bin yıl önce Sümerler çiviyazısını icat ettiğinde temel meseleleri son derece basitti: Kaç keçi vardı? Kaç çuval arpa depolandı? Kim kime ne kadar borçluydu?
İnsanlık tarihinin ilk yazılı belgeleri büyük ölçüde muhasebe kayıtlarından oluşuyordu. Eğer bir Sümer muhasebecisini günümüze getirip insanların günlüklerinde ayrılıklarını, kaygılarını ve varoluşsal sorgulamalarını yazdıklarını göstersek, muhtemelen şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemezdi. Sonuçta onun amacı keçi saymaktı; biz ise duygularımızı sayıyoruz.
İnsan türünün son derece sosyal bir canlı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Atalarımız için bilgi paylaşmak hayatta kalmanın temel koşullarından biriydi. Bir tehlike gördüğünüzde bunu kabileyle paylaşmanız gerekiyordu. Bir kaynak bulduğunuzda haber vermeniz gerekiyordu. Bilginin içeride tutulması çoğu zaman avantaj değil, risk yaratıyordu.
Zihnimiz paylaşılmamış deneyimleri tamamlanmamış işler gibi işlemeye eğilimlidir. Gün boyunca aklımıza takılan düşünceler, geceleri uyutmayan konuşmalar ve sürekli dönüp duran anılar biraz da bu yüzden vardır. Beyin adeta açık kalmış dosyaları kapatmaya çalışır.
Yazmak bu noktada devreye girer. Çünkü yazarken zihnimiz dağınık deneyimleri organize etmeye başlar. Olaylar sıraya girer. Duygular isim kazanır. Nedenler ve sonuçlar birbirine bağlanır. Zihin kaostan bir anlatı üretmeye çalışır.
Yani yazmak, zihinsel yükü hafifletebilir. Gün içinde beynimiz aynı anda geçmişi, geleceği, olasılıkları, pişmanlıkları ve beklentileri taşımaya çalışır. Yazmak bu yükün bir kısmını dışarı aktarır. Bu yüzden birçok insan yazdıktan sonra sorun çözülmese bile kendisini daha hafif hisseder.
Elbette ifade edici yazmanın etkileri konusunda tüm araştırmalar aynı sonucu vermemektedir. Bazı çalışmalar anlamlı faydalar bulurken bazıları daha sınırlı etkiler rapor etmektedir. Bu da aslında şaşırtıcı değildir. Çünkü insanlar farklıdır. Bazıları konuşarak, bazıları yazarak, bazıları çizerek, bazıları ise hareket ederek duygularını işler.
Ancak yazmanın önemli bir avantajı vardır: Ulaşılabilir olması.
Bir kalem yeterlidir.
Hatta günümüzde çoğu zaman kaleme bile ihtiyaç yoktur. Bir telefon ekranı ve boş bir not sayfası da aynı işlevi görebilir.
Bugün bu konuda yeni bir sayfa açabilirsiniz.
Mükemmel cümleler kurmak zorunda değilsiniz.
Edebiyat yapmak zorunda değilsiniz.
Kimse okumayacak.
Sadece yazın.
Belki beyniniz uzun zamandır taşıdığı bir dosyayı nihayet arşive kaldırmaya hazırdır.


