
Herkes Var, Ama Kimse Gerçekten Orada Değil!
- 26 Tem
- 2 dakikada okunur
Belki de modern aşkın en temel paradoksu şudur: Hiçbir çağ, insanları birbirine bu denli kolay erişilebilir kılmamıştı; ama hiçbir çağda insan, ötekine gerçekten ulaşmak konusunda bu kadar yetersiz kalmamıştı. Erişilebilirlik ile yakınlık, görünüşte örtüşen ama özünde birbirinden kopuk iki kavram haline geldi.
Bir restoran sahnesi düşünelim: Karşılıklı oturan iki beden, aynı masayı, aynı ışığı, belki aynı sessizliği paylaşıyor. Ne var ki bakışlar birbirine değil, avuç içindeki ekrana yönelmiş durumda.
Teknoloji bize sürekli bağlantı halinde olmayı öğretti; fakat bağ kurmayı öğretmedi. Bağlantı, bir veri akışıdır; bağ ise bir varoluş biçimidir; biri iletişimin niceliğiyle, diğeri anlamın derinliğiyle ilgilidir.
Modern hayat yalnızca üretim ilişkilerini değil, sevme biçimimizi de değiştirdi. Bugün pek çok ilişki, yaşanan bir tecrübe olmaktan çıkıp sürekli değerlendirilen bir performans göstergesine dönüşmüş durumda. "Mutlu muyum?", "Bu bana gerçekten iyi geliyor mu?", "Doğru kişi bu mu?", "Daha iyisi mümkün olabilir mi?" bu sorgulama refleksi, artık ilişkinin doğal bir bileşeni sayılıyor.
Oysa bir bağı sürdürebilmek, çoğu zaman onu durmaksızın denetlemekten vazgeçmeyi gerektirir; öz-bilinç, yakınlığın en sinsi düşmanıdır. Ve ne yazık ki, çağımız bize seçmeyi öğretiyor, bağlanmayı değil.
Her yeni ihtimal bir özgürlük vaadi taşır, ancak bu özgürlüğün görünmeyen bir maliyeti vardır: Bir insanı seçmek, aynı anda sayısız ihtimalden vazgeçmeyi de kabul etmek demek. Belki bu yüzden günümüz insanı bir ilişkiyi yitirmekten çok, öteki olasılıkları yitirmekten korkuyor.
İşte tam da burada modern aşkın en görünmez gerilimlerinden biri başlıyor. Her çıkış kapısını aralık bırakma refleksi, kişinin içinde bulunduğu odaya tam anlamıyla girmesini engelliyor.
İşin ironik yanı şu: Seçenekler arttıkça karar vermek kolaylaşmıyor. Aksine, seçtiğimiz şeyden kuşku duymak kolaylaşıyor. Sürekli karşılaştıran bir zihin, sahip olduğu şeyden tatmin olmakta zorlanıyor. Psikolojide buna "seçim paradoksu" deniyor.
Dolayısıyla pek çok ilişki, sevgi eksikliğinden değil, bitimsiz bir kıyaslama rejiminin yorgunluğundan çözülüyor aslında.
Bunun dışında daha örtük, belki de daha derin bir dönüşüm daha var. Önceki kuşaklar duygularını bastırmak zorundaydı; bugünün insanı ise onları yönetmek zorunda hissediyor.
Ne kadar ilgi göstereceğimizi, hangi anda yazacağımızı, hangi cümlenin bizi fazla istekli ya da fazla mesafeli konumlandıracağını soğukkanlı bir hesapla belirliyoruz.
Birçok ilişkide yakınlık stratejik bir performansa dönüşmüş durumda. Gerçekten ne hissettiğimizi değil, karşımızdakine nasıl görünmemiz gerektiğini yönetiyoruz.
Bu taktiklerin asıl ürettiği şey çekicilik değil, temkin. Böylece; ilişkiyi yaşamak yerine onu yönetmeye, duyguyu deneyimlemek yerine onu düzenlemeye başlarız. Sonunda karşımızdaki özneyle değil, o öznenin zihnindeki imgemizle bir ilişki kurarız. Yani gerçekliğin kendisiyle değil, onun temsili ile temas halinde oluruz.
Modern aşkın en köklü çelişkilerinden bir de burada saklı: İnsan görülmek ister, ama tümüyle görünür olmaktan ürker. Yakınlık arzular, ama kırılganlığın yükünden kaçınır. Bir bağ ister, ama o bağın gerektirdiği olasılık kaybına razı olmaz.
Hal böyle olunca, iki insan birbirini sevmeyi bırakmadan çok önce, birbirine bütünüyle yatırım yapmayı bırakıyor; yakınlığın yerini ihtiyatlı bir denge, merakın yerini durmaksızın hesap yapan bir zihin alıyor.
Bence, bütün ihtimalleri koruyarak derin bir bağ kurabileceğimize inanmamız çağımızın en büyük yanılsaması. Çünkü bağ kurmak, biraz da başka ihtimallerin yasını tutmayı göze almaktır.
Bugün sorulması gereken asıl soru artık "Doğru kişiyi buldum mu?" değil; çok daha rahatsız edici olanı şu:
Ben bu ilişkinin içinde, gerçekten var mıyım?
Zira bir ilişkiyi terk eden ilk taraf, çoğu zaman partnerimiz olmaz. Önce onu terk eden, sessizce çekilen zihnimizdir.


