Ruh Sağlığı Doğru Hissetmek Değil, Hissettiklerimize Tahammül Edebilmektir.
- 2 gün önce
- 2 dakikada okunur

Modern dünyanın ruh sağlığına dair en büyük yanılgılarından biri, iyi hissetmeyi kusursuz bir duygusal durumla eşdeğer sanmasıdır. Bu bakış açısı ruhsal iyilik halini; huzurlu, dengeli, üretken, motive ve sürekli kendini gerçekleştiren bir birey olabilmek şeklinde yorumlarken, kişinin kendi deneyimini sürdürebilme kapasitesini çoğu zaman gözden kaçırır.
“Negatif düşünme.”
“Pozitif kal.”
“Kendini seç.”
“Seni aşağı çeken duyguları hayatından çıkar.”
Sosyal medya akışları, kişisel gelişim sloganları ve hız çağının vaatleri, insan zihnini doğru ayarlandığında sürekli mutlu ve huzurlu hissedecek bir sistemmiş gibi sunuyor. Oysa insan ruhu bir makine değildir. Sürekli hareket eden, çelişkiler taşıyan, bazen karanlık bazen aydınlık tarafları olan canlı bir iç dünyadır.
Bu nedenle ruh sağlığını yalnızca iyi hissetmek üzerinden tanımlamak, insan olmanın doğasını önemli ölçüde görmezden gelmek anlamına gelir. Belki de çağımızın en büyük sorunlarından biri, zor duygulara karşı toleransımızın giderek azalmasıdır. Günümüz kültürü duyguları deneyimlemekten çok onları hızla düzenlemeye yöneliktir. Duyguları, dili ve hatta alışkanlıkları metalaştıran neoliberal birey anlayışı, insanı kendi duygularını yönetmekle yükümlü bir projeye dönüştürür.
Böyle bir perspektifte yalnızlık hemen doldurulması gereken bir boşluk, kaygı bastırılması gereken bir problem, üzüntü aşılması gereken bir engel, sıkıntı ise kaçınılması gereken bir tehdit olarak görülür. Kırılganlığın kişisel yetersizliğin göstergesine dönüştüğü bir ortamda insanlar hissetmekten çok, hissetmemeye çalışır. Sürekli dikkat dağıtan ekranlar, sonsuz içerikler, hızlı ilişkiler ve tüketim alışkanlıkları da bu kaçışı destekler.
Psikanalist Donald Winnicott ise ruh sağlığına farklı bir yerden yaklaşır. Bebekler ve çocuklarla yürüttüğü klinik çalışmalardan hareketle, meselenin “doğru” hissetmek değil; kişinin kendi ruhsal gerçekliğini taşıyabilme kapasitesi olduğunu söyler. Winnicott'un “holding” (kucaklama ya da tutma) kavramı burada önem kazanır. Kucaklama yalnızca fiziksel bir taşıma değil, aynı zamanda ruhsal bir kapsayıcılık anlamına gelir. Ona göre ruhsal gelişim, insanın zorlayıcı duygularını güvenli bir ilişki içinde taşıyabilmesiyle mümkün olur.
Bir bebek ağladığında önemli olan yalnızca onu susturmak değildir. O duygunun taşınabilmesi ve kapsanabilmesidir. Çünkü çocuk zamanla şunu öğrenir:
“Bu duygu beni yok etmeyecek.”
Belki yetişkinlikte de ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur. Ruhsal yaşam yalnızca huzuru, güveni ve sevinci değil; kaygıyı, öfkeyi, utancı, yası, kıskançlığı ve kırılganlığı da içerir. Sağlıklı bir ruhsallık, bu duyguların hiç ortaya çıkmaması değil; ortaya çıktıklarında onlarla ilişki kurabilme kapasitesidir.
İnsan bazen sebepsiz yere huzursuz olabilir. Bazen sevdiği birine öfke duyabilir. Bazen de çok istediği bir şeyi elde ettiğinde beklenmedik bir boşluk hissedebilir. Bunlar çoğu zaman patolojik olmaktan çok, insan olmanın doğal parçalarıdır. Bastırılan her duygu ise ortadan kaybolmaktan çok biçim değiştirir. Söylenmeyen öfke bedende bir gerginliğe dönüşebilir. Yaşanmayan yas derin bir yorgunluk olarak kendini gösterebilir. Sürekli güçlü görünmeye çalışan biri geceleri açıklayamadığı bir boşluk hissiyle karşılaşabilir.
İnsan zihni bastırılanı tamamen yok edemez; yalnızca başka bir yere taşır.
Bu nedenle ruh sağlığı biraz da öz şefkatle ilgilidir. Ancak bu, sosyal medyada sıkça karşılaştığımız yüzeysel bir “kendini sev” çağrısından daha derin bir şeydir. Gerçek öz şefkat, insanın yalnızca iyi günlerinde değil; dağılmış, korkmuş, öfkeli, kıskanç ya da yetersiz hissettiği zamanlarda da kendine yaklaşabilmesidir.
-Kırıldığında kendi parçalarına korkmadan bakabilmesidir.-
Çünkü insan, yalnızca güçlü yanlarını değil; kırık, eksik ve zorlanan taraflarını da kabul edebildiğinde daha bütün hisseder.
Özetle sorun çoğu zaman duyguların kendisinden değil, onlarla kurduğumuz ilişkiden doğar. Kaygı geldiğinde hemen kaçmamak,üzüntü geldiğinde kendimizi suçlamamak,kırıldığımızda bunu inkâr etmemek...
Yani mükemmel görünmeye çalışmak yerine sahici olabilmek.
İyileşme çoğu zaman tam da burada başlar.

